Alman burjuvazisi Merkel’i neden geri çekiyor? - Taylan Özgür

Mevcut düzende Merkel ve diğerlerinde olduğu gibi, sol bir başbakana dahi düşen tek “şeref” de “halkın iradesi” adı altında işçi sınıfını ezmek ve sömürmekten başka bir şey değildir. Friedrich Merz gibi radikal neo-liberaller ise sadece sermayenin işini hızlandırıp kolaylaştıracaktır.

Almanya Başbakanı Angela Merkel, partisi CDU’nun Eylül başında Hamburg şehrinde düzenlediği kongreden itibaren, artık başbakanlığa aday olmayacağını ilan etti. Ayrıca 2021’de başkanlık süreci bittikten sonra başka bir siyasi görev üstlenmeyeceğini de açıkladı. 16 yıllık rekabetsiz bir başkanlıktan sonra, siyasetten tamamen geri çekilmesinin arka planında kuskusuz Alman egemen sınıfının çıkarları vardır.

Kendi ifadesine göre, Merkel’in geri çekilme kararının nedeni, kendisini CDU’nun Hessen eyalet seçimlerindeki büyük oy kayıplarının sorumlusu olarak görmesidir. Bu kararı selamlayan ırkçı-faşist AfD’nin eş başkanı Alice Weidel, “Avımız başarılıydı” diyerek, CDU’yu çöküşe sürükleyenin AfD politikası olduğunu ileri sürdü. Halbuki ava çıkmanın hiçbir sebebi yoktu. Zira iktidarda olan CDU ve kardeş partisi CSU, son senelerde sürekli daha da sağa kayarak, zaten AfD’nin işini yapmış oldular.

Kapitalistlerin kahramanı

2005 yılından beri kapitalizme yaptığı hizmetlere bakıldığında, Merkel’in gitmesinin egemen sınıf için büyük bir kayıp olduğu düşünülebilir. Alman sermayesinin sadık başbakanı olarak, burjuvaziyi 2008 krizinden sonra kurtarmak ve krizin ağır faturasını işçi ve emekçilere ödetmek için büyük çabalar harcadı. Bununla da kalmadı, AB aracılığıyla diğer Avrupa ülkelerini Alman tekellerinin kölesi haline getirme projesinde önemli bir rol oynadı. Volkswagen gibi büyük şirketlerin havayı zehirlemesini görmezden gelerek veya atom santrallerinin süresini uzatarak, sadece insanlara karşı değil, doğaya karşı da her zaman burjuvazinin ihtiyaçlarını savundu.

İnsanlığa ve doğaya karşı cephe açmasının en iyi örneği ise, Afganistan başta olmak üzere, Ukrayna, Mali ve özellikle Suriye’de desteklediği kâr amaçlı savaşlardır. Almanya’nın doğrudan katılmadığı savaşlarda da Alman silah sanayisinin büyümesine iyi fırsatlar yaratmıştır. Rheinmetall, KMW ve Thyssen-Krupp’ların cihatçı grupları destekleyen Türkiye, Suudi-Arabistan ve Katar gibi devletlere silah, bomba ve cephane ihracatı için bütün siyasi engellerin kalkması, Angela Merkel ve müttefikleri sayesindedir.

Son dönemlerde de hükümetin ve halkın sağa kayışı, faşist NSU’nun suç ortaklarının açığa çıkmaması, on binlerce mültecinin sınır dışı edilmesi ve Tayyip Erdoğan gibi diktatörlerle mültecilik hakkında kirli anlaşmalar yapılmasında, Merkel baş sorumlulardan birisi olmuştur. Hükümeti altında gerçekleşen son büyük saldırı ise Almanya’da sırayla eyaletlerde çıkarılan yeni polis yasalarıdır.

Hükümet krizi ve yeni perspektif

24 Eylül 2017 genel seçimlerinden sonra parlamentodaki partilerin başarısız görüşmelerinden dolayı Almanya’da 6 aylık bir hükümet krizi yaşanmıştı. Mart 2018’de nihayet CDU, CSU ve SPD’den oluşan “büyük koalisyon” hükümeti kuruldu. Ne var ki o zamandan beri yeni hükümet halkı hoşnut edemedi. Tam tersine, Bavyera ve Hessen eyalet seçimlerinin gösterdiği gibi, “büyük koalisyon” hükümeti, halkı hükümet partilerinden daha da uzaklaştırdı. Son yapılan anketlere göre insanların %78’i hükümetten memnun değil. Aynı zamanda AfD gittikçe yükseliyor ve hayal kırıklığına uğrayanların oylarını topluyor.

Bu soruna yanıt vermek için, iktidarda olan partilerin arkasındaki burjuva grupları, son kozlarını, yani Merkel’i kullanıyorlar. Anketlerde ilk kez insanların yarısından fazlası (%58) başbakan Merkel’den hoşnutsuz kaldığını belirtti. Toplumdaki sağa kayışı ve yeni bir krize doğru yürüyen kapitalist sistemin ihtiyaçlarını gözeten burjuvazi, daha neo-liberal bir çizgi izlemeye hazır. Bu çizgiyi Merkel ile beraber de izleyebilirdi fakat hükümet partisi CDU’yu yenilemenin tek yolu, başbakanın günah keçisi olarak geri çekilmesi olduğunu saptadı. Bu yüzden sembolik bir istifa ve daha neo-liberal bir imaj ile partiye yeniden prestij ve güven kazandırma çabasında.

Sermayenin yeni yıldızı kim olacak?

Geleceğin başbakan adayını tartışırken, CDU en çok Merkel’in de her zaman övdüğü Annegret Kramp-Karrenbauer ve de Friedrich Merz üzerinde duruyor. Tahminlere göre başbakan adayı olarak çok büyük olasılıkla Friedrich Merz seçilecek. Bunu sağlayarak burjuvazi çok akıllı bir iş yapmış olacak, zira Merz Alman sermayesine hizmet edebilen en iyi kişidir. Pek çok şirkette denetim kurulu üyesidir. 2005’ten 2015’e kadar Alman borsasını yönetenlerden birisiydi. Denetim Kurulu Başkanı olarak Köln-Bonn havalimanında ve Blackrock Almanya’da geniş yetkilere sahiptir. Dünyanın en büyük yatırım kuruluşu olan Blackrock, önemli siyasi ve ekonomik etkisinden dolayı “gizli süper güç” adını taşımaktadır. Friedrich Merz aynı zamanda bir avukattır. Müşterileri ise dünyanın değişik ülkelerinden gelen yatırımcılardır. Avukatlık şirketi Mayer Brown LLP’de, büyük vergi skandallarıyla kamuoyunda öfke yaratan, birçok nüfuzlu banka ve şirketi temsil ediyor. West’le ve HSBC bankası bunun en uç örneğidir.

Merz ayrıca Almanya’nın en tanınmış lobicileri arasında yer alıyor. Örneğin David Rockefeller’in kurduğu, Japonya, Almanya ve ABD’nin ortak bir lobi örgütü olan “Trilateral Komisyon”un aktif üyesidir. Buna paralel olarak en önemli rolünü “Atlantik köprüsü” denilen birlikte oynuyor. Atlantik köprüsü, ABD’li ve Alman iktisatçılar, ordunun sözü geçer kadroları, medyacılar ve politikacılardan birleşen, ABD ve Almanya arasındaki siyasi, ekonomik ve askeri ittifakı güçlendirmek için kurulan bir organizasyondur. Bu uluslararası organizasyonun başkanı da Merz’in ta kendisidir.

Kısacası, Merz Alman kapitalistlerin güvenebileceği en “yetenekli” adamdır. Bunu “Daha Fazla Kapitalizme Cesaret” adlı kitabında da talepleriyle belirtiyor: Serbest bir pazar, devlet tarafından daha az müdahale, şirketlere daha az vergi, işsizlik parası ve asgari ücretin kaldırılması… Zaten neredeyse yok olan sosyal devletin tamamen kalkmasını talep eden bir başbakan, ancak kapitalistlerin avukatı olabilir. Fakat kim olursa olsun, halka daha insani koşullar yaratmak istese bile, burjuvazinin devlet aygıtında burjuvazinin çizgisine uymak zorundadır. Kaldı ki mevcut düzende Merkel ve diğerlerinde olduğu gibi, sol bir başbakana dahi düşen tek “şeref” de “halkın iradesi” adı altında işçi sınıfını ezmek ve sömürmekten başka bir şey değildir. Friedrich Merz gibi radikal neo-liberaller sadece sermayenin işini hızlandırıp kolaylaştıracaktır.