Küresel Riskler Raporu… Kapitalizmin insanlığa dayattığı fatura

Dünya ekonomisinin genel planda yeniden toparlanmayı başardığı, riskler raporunda ferahlatıcı bir müjde olarak sunulsa da 2018 Küresel Riskler Raporu’nda sıralanan ve insanlık için büyük bir tehdit haline gelen dehşetli gerçekler, kapitalizmin tarihsel sınırlarına dayandığını gösterir.

Dünya Ekonomik Formu (WEF), yıllık olarak yapılan Davos Zirvesi’nden önce geleneksel olarak “Küresel Riskler” başlıklı rapor hazırlıyor. 2018 yılı raporunun, WEF’in Küresel Riskler Danışma Kurulu ve stratejik ortaklar olarak kabul edilen Marsh, McLennan Companies, Zurich Insurance Group, Oxford Üniversitesi, Singapur Ulusal Üniversitesi vb. kurumlarda görev yapan akademik danışmanlar ve onlarla işbirliği içerisinde çalışan bine yakın uzman tarafından hazırlandığı ileri sürülüyor. Yılın başında yayınlanan rapor, kapitalist dünyanın insanlığı ve doğayı nasıl bir felakete sürüklediği konusunda sarsıcı bilgiler içeriyor.

Raporda öne çıkan en yakın ve en büyük yakıcı riskler şöyle sıralanıyor: Demokrasilerin çöküşü, gelir eşitsizliğinin derinleşmesi, kimlik jeopolitiği, büyük emperyalist güçler arasında büyüyen yeni bir dünya savaşı tehlikesi (bu çerçevede ABD ve Kuzey Kore arasında bir nükleer savaş olasılığı ve Ortadoğu’da çatışmaların daha da şiddetlenme olasılığı), büyük devletler arasında siyasi ve ekonomik ilişkiler alanında gerilimin daha da tırmanması, toplum düzenlerini tehdit edecek olan yeni popülizm dalgaları (ırkçılık-milliyetçilik), insan kaynaklı iklim değişikliğinin yol açtığı pek çok canlı türünün tükenme tehdidiyle karşı karşıya kalması, küresel gıda yetersizliği, işsizlik, ticaretin ölümü olarak tanımlanan küresel ticaret savaşları, bir başka finansal krizin politik müdahaleleri çıkmaza sokarak kaos ortamına yol açma tehlikesi, kuralsız savaşlar, ekosistemde çöküş, insan kaynaklı çevre felaketleri ve siber saldırılar…

Küresel riskler tablosunun tümünü değil, ama sadece en yakın ve en büyük tehlikeler olarak öne çıkanları içeren bu küçük liste, gezegenimizin karşı karşıya bulunduğu dehşetli yıkımı anlamak için yeterince açıklayıcı ve uyarıcıdır.

TÜSİAD ve Marsh’ın Küresel Riskleri tanıtma etkinliği

Her yıl Davos Zirvesi öncesinde açıklanan “Dünya Ekonomi Forumu 2018 Yılı Küresel Riskler Raporu”, TÜSİAD ve Marsh işbirliğiyle 6 Nisan Cuma günü yapılan etkinlikte kamuoyuyla paylaşıldı. Açılış konuşmalarını, TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Erol Bilecik ve Marsh Türkiye CEO’su Hakan Kayganacı’nın yaptığı etkinlikte, rapor sunumunu MMC Küresel Riskler Merkezi Direktörü Richard Smith-Bingham gerçekleştirdi.

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Erol Bilecik, gerçekleşme olasılığı en yüksek riskler arasında iklim değişikliği ve çevresel etkilere bağlı risklerin ön plana çıktığına işaret etti. Bilecik, iklim değişikliği ve hızla artan doğal kaynak kullanımının yol açtığı risklerin küresel ekonomiye etkilerini dile getirerek, “Doğal kaynakları düşünmeden kullanmak gibi bir lüksümüz olamaz. Hem ekonomide, hem doğada geri veremeyeceğini almak, çalmaktır” dedi.

Küresel ekonominin canlanmasıyla 2017 yılında Türkiye ekonomisinde de yüzde 7,4 ile son dört yıldaki en yüksek büyüme oranını elde ettiklerini, fakat yüksek büyümenin getirdiği risklerin de tartışılması gerektiğini ileri sürdü. “Büyümenin de ötesinde gerçek anlamda kalkınmak istiyorsak, güçlü demokrasi ve hukuk sistemi başta olmak üzere kurumlarımızı güçlendirmeli, eğitim, vergi, toplumsal cinsiyet eşitliği başta olmak üzere geleceğimizi inşa edeceğimiz alanlarda hızla gerekli reformları yapmalıyız” uyarısında bulundu.

Marsh Türkiye CEO’su Hakan Kayganacı ise konuşmasında, 2017’den 2018’e kadar olan değişim incelendiğinde risk sıralamalarında çarpıcı farklılıkların görüldüğünü belirtti. Daha önceki yıllarda ekonomik dalgalanmalar ve göçe bağlı toplumsal risklerin sıralanmasında artık çevresel risklerin öne çıktığını iddia etti. Bunları siber ve jeopolitik risklerin takip ettiğini dile getiren Kayganacı, bu radikal değişimin hükümetlere ve iş dünyasına sorumluluklar yüklediğini dile getirdi. “Zira raporu incelediğimizde ekstrem hava koşullarından su ve besin savaşlarına kadar geniş bir yelpazeye yayılan çevresel risklerin, ekonomik ve jeopolitik düzen için de önemli olduğunu görüyoruz” diyerek, su ve gıda savaşlarına dikkat çekti. “Siber ihlallerin son 5 yıl içinde iki kat artması”nı, “webdeki zararlı yazılım sayısının ise 357 milyonun üzerinde olması”nı da küresel risklerin diğer örnekleri olarak sıraladı. 

İnsan ve doğa düşmanı olarak kapitalizm

Kapitalizmin, özellikle de teknolojik ilerlemenin sağladığı imkanlarla, iletişimde ve ulaşımda kat edilen muazzam gelişmelerle dünyanın en ücra köşesine çok etkili bir şekilde nüfuz ettiği biliniyor. Adeta bir köy haline gelmiş bulunan dünyada, dünya ekonomisi de karmaşık ilişkiler içinde tek bir yapı içinde bütünleşmenin doruğunda bulunuyor. Emperyalist kapitalizmin dünyanın her bir köşesini tam olarak istila etmesi, dünya üzerindeki egemenliğini öteki araçların yanı sıra şiddet yoluyla da yayması, sadece insan emeğini değil, doğayı da hoyratça sömürüp yağmalaması, bunlara yeni emperyalist kampların, siyasal ve askeri bloklaşmaların eşlik etmesi vb., sözü edilen küresel riskleri kaçınılmaz kılmaktadır.

Toplumsal üretimin plansız ve anarşik gelişmesi ve bunun devresel aşırı üretim bunalımlarını şiddetlendirmesinin bir sonucu olarak, muazzam düzeyde biriken toplumsal zenginliğe, toplumsal sefalet eşlik etmekte, servet ve sefalet kutuplaşması baş döndürmekte, toplumsal eşitsizlik derinleşmektedir. The Guardian’ın haberine göre 2030 yılına gelindiğinde dünyanın en zengin yüzde biri toplam küresel servetin yüzde 64’üne sahip olacak. En zengin yüzde birin servetinin her yıl ortalama yüzde 6 büyüdüğü belirtilirken, geriye kalan yüzde 99’un servetindeki artışın yüzde 3 seviyesinde olduğu bildiriliyor. Bunun devam etmesi durumunda 2030 yılında en zengin yüzde birin serveti 140 trilyon dolardan 305 trilyon dolara yükselecek. “Üretici güçlerin gelişmesinin toplumsal servette yarattığı her artış, kapitalist sınıfın daha da zenginleşmesine, çalışan kitlelerin ise nispi ya da mutlak olarak yoksullaşmasına yol açar. Toplumsal zenginliğin artışına toplumsal eşitsizliklerin artışı eşlik eder. Servet-sefalet kutuplaşması gitgide büyür, sermaye sınıfı ile emekçiler arasındaki uçurum derinleşir.” (TKİP Programı, Kapitalizm bölümü)

İnsan kaynaklı iklim değişikliği sonucu gezegenimiz üzerindeki tüm canlı yaşamın büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olması, küresel risklerin en önemlileri arasındadır. Emperyalist kapitalizm, iklim ve çevre sorununu muazzam boyutlara taşıyarak canlı yaşamı ve gezegeni büyük bir felaketle yüz yüze getirmiş durumda. Bazı önlemlerin şimdiden alınması durumunda bile bazı sonuçları değiştirmenin artık mümkün olmadığı düzenin sahipleri tarafından da kabul edilmektedir. Daha fazla sömürüp yağmalamaya, daha fazla kâr elde etmeye dayanan kapitalist üretim tarzında, doğanın korunmasına yer yoktur. Zira kapitalist üretim biçimi, insan emeğinin yanı sıra doğanın yağmalanmasını da zorunlu koşar. Nitekim gelinen aşama emperyalist efendiler tarafından da dehşet olarak risk raporlarına konu ediliyor.

Küresel risk raporunun gündeme getirdiği en temel sorunlardan biri de yüz milyonlarca insanın kabusuna dönüşen işsizliktir. Bugün dünya çapında yüz milyonlarca insan işsizliğe mahkum edilip sosyal yaşamın dışına itilmiş durumdayken, yüz milyonlarca çocuğun kölece çalıştırılması, çocuk emeğinin en iğrenç şekilde sömürülmesi kapitalizmin en hayvani yönlerinden biridir.

Küresel riskler raporunda dile getirilen, insanlık ve doğa için felaket anlamına gelen tüm bu akıl dışılığın gerisinde kapitalizmin kâra dayalı işleyiş mantığı vardır. İnsanlığın sosyal, maddi ve kültürel ihtiyaçlarının insani düzeyde karşılanması ve doğanın korunması kapitalizmi ilgilendirmez. İnsan ve doğa düşmanı olarak onun tek amacı, kâr ve dolayısıyla sermaye birikimidir.

Dünya ekonomisinin genel planda yeniden toparlanmayı başardığı, riskler raporunda ferahlatıcı bir müjde olarak sunulsa da 2018 Küresel Riskler Raporu’nda sıralanan ve insanlık için büyük bir tehdit haline gelen dehşetli gerçekler, kapitalizmin tarihsel sınırlarına dayandığını gösterir. İnsanlığı ve doğayı yıkıma sürüklemeden yol alamayacak olan sistem, devrimlerle aşılma zorunluluğuyla karşı karşıya bulunuyor.

“Günümüzde üretimin toplumsallaşması çok ileri düzeylere varmış, ortaya tüm insanlığı refah ve mutluluk içerisinde yaşatabilecek muazzam bir servet birikimi ve üretim kapasitesi çıkmıştır. Fakat bu zenginlik ve üretim araçları üzerinde bir avuç çokuluslu tekel şahsında sürmekte olan özel mülkiyet, insanlığın ezici bölümünün bugünkü perişanlık içerisinde tükenmesinin nedenidir. Bu evrensel çelişki çözümünü proleter dünya devriminde bulur.” (TKİP Programı, Emperyalizm ve Dünya Devrim Süreci)