24 Haziran seçimleri ve sol… Parlamentarizmde yeni aşama - A. N. Derya

Sınıfsız ve sömürüsüz, emekçilerin eşitlik ve kardeşlik içinde yaşayacakları bir dünya için sosyalizm şarttır. Geleceğin bu yüce idealini bugünden kurmaya başlamanın ilk adımı ise, kapitalizmi/emperyalizmi her yönüyle, biçimiyle de içeriğiyle de reddetmekle atılabilir. Bundan dolayı seçim süreçleri başta olmak üzere her koşulda anti-kapitalist, anti-emperyalist çizgiyi eksen alan devrimci bir mücadele örülmeli, güncel demokratik hak ve özgürlükler uğruna mücadele haramilerin saltanatını yıkma mücadelesine bağlı, onu güçlendiren temelde ele alınmalıdır.

Ekonomik, siyasi, toplumsal krizlerin etkisiyle oy desteğinin günden güne erimesinden tedirgin olan “saray çetesi”, baskın seçim kararıyla sürece müdahale etti. 16 Nisan referandumunu hileyle kazanan dinci-gerici iktidar baskın seçimle tek adam rejimini garanti altına alma hesabında. Ancak seçim kararının alınmasından kısa süre sonra görüldü ki, bu çetenin “olağan” koşullarda seçimleri kazanma şansı bulunmuyor.

“Milletin iradesi”ne dayanarak seçim kazanmanın mümkün olmadığını fark eden AKP-MHP koalisyonu, oyları çalabilmek için yeni bir “seçim yasası” çıkardı. İlk icraatları, HDP oylarının yüksek olduğu yerleşim alanlarının seçim sandıklarını ordu-köy korucuları denetimindeki alanlara taşımak oldu. HDP oylarını çalmak için yapıldığı açık olan bu hamle, dinci-faşist ittifakın panik içinde olduğunun bir göstergesi sayılıyor.

AKP-MHP koalisyonu ile Perinçekçi dalkavuklarının tedirginliği artarken CHP’den Muharrem İnce’nin, HDP’den Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesi, ilerici ve sol kitlelerde bir “umut havası” estirmeye başladı. Tek adam rejiminden bıkmış kitlelerdeki bu ruh hali reformist solun saflarında da yankılanmaya başladı. Birkaç istisna dışında solun soluğu HDP bayrağı altında alması, yeni bir “seçim coşkusu”nun esmeye başladığının işaretlerini veriyor. Yapılan açıklamalara, seçimlere yüklenen anlama, yayılan umutlara bakıldığında, parlamentarizmin uç örneklerinin sergilendiği görülüyor.

Parlamenter hayaller dorukta!

Komünistler, devrimci seçim taktiğine ilişkin değerlendirmelerinden birinde, bir parti ya da grubun gerçek konum ve bilincinin anlaşılabilmesi için seçimlerdeki tutumuna bakmanın yeterli olacağına dikkat çekmişlerdi. Türkiye’de sol parti ve grupların 1995’ten bu yana seçimlerde sergiledikleri tutumlar, bu değerlendirmeyi döne döne doğrulamıştır. Parlamenter zemine kayanlar devrimcilikten uzaklaşırken, düzen karşısında devrimci duruşu terk edenlerin ilk işi parlamentarist bloklarda konumlanmak olmuştur.

1990’lı yıllardan bu yana solu esir alan parlamentarist çizginin merkezinde Kürt hareketi bulunuyor. Oysa Kürt hareketi bu alandaki başarısını hiç de seçim faaliyetlerine değil, Kürt halkının dün devrimci temellerde yükselen eşitlik ve özgürlük mücadelesinde yarattığı kazanımlara borçludur. İşte devrimci mücadelenin kazanımı olan bu mevzi, gelinen aşamada devrimci mücadeleden kaçanların sığındığı bir liman olmuştur.

Sol hareketin bu durumu elbette yeni değil. Yine de “parlamenter liman”a sığınanların sayısı ilk defa bu kadar yüksek oldu. Birkaç istisna dışında sol parti ve grupların tümü HDP bayrağı altında toplanmış bulunuyor. Üstelik bu sadece bir “seçim ittifakı”! Yani ülkeyi esir almaya çalışan dinci-faşist dikta rejimini yıkmayı esas alan bir mücadele platformu değil, seçimlere dayanarak bu hedefe ulaşmaya odaklanmış bir ittifakla karşı karşıyayız.

“Parlamentarist adab”a uygun bir tercihle Taksim Hill otelde ortak bir basın toplantısı düzenleyen bu geniş koalisyonun bazı bileşenleri hala da mücadeleden söz etseler de, dört başı mamur parlamentarist bir platform üzerinden bir mutabakat oluşturdukları görülmektedir. Söz konusu toplantıdan yansıyanlar, 24 Haziran seçimlerine büyük bir önem atfedildiğini gösteriyor. İşin ilginç yanı 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana yaşananlara rağmen, “parlamenter iyimserlik” havasının bu kadar güçlü esebilmesidir. HDP’nin 7 Haziran seçimlerindeki başarısı, reformist solda zafer sarhoşluğuna yol açmıştı. Oysa hemen ardından yaşananlar, düzen parlamentosuna umut bağlamanın vahametini ortaya koydu. Sonuç zafer sarhoşluğunun yerini derin bir hayal kırıklığına bırakması oldu.

Köklü toplumsal sorunlara düzen kurumlarından çözüm beklemenin tuhaflığı bir yana, OHAL ve KHK’larla ülkeyi yöneten tek adam rejimi koşullarında seçimlere endeksli “güçlü umutlar”ın yeşermesi şaşırtıcıdır. Burjuva düzenin temsili kurumlarının itibarı dipteyken, parlamenter hayaller doruğa çıkıyor! İtibarı yerlerde sürünen düzen kurumlarına umut bağlamak, daha da beteri bu kurumları kitlelere “çözüm platformu” diye takdim etmek akıl alır şey değil.

İdealler yüce, “umut” sandıkta!

Reformist solun bir kesimi, fiilen HDP’nin bünyesine katılmış ya da tabir uygunsa bu bünye tarafından soğurulmuştur. Böylelerinin “isim tabelaları” dışında siyasal duruşu yansıtan bağımsız bir şeyleri kalmamıştır. Bu tabelaların da artık indirilmemesi için bir neden kalmamış görünüyor. Bütün olay “teknik bir işlem”e bakıyor.

Parlamenter şemsiyenin altına sığınıp o limanın sağladığı “güven” ortamını soluyan ancak “bağımsız” kimliğini koruma iddiasını sürdüren çevreler ile limana yeni demir atanlar da var. Bunların parlamenter şemsiye altına sığınma gerekçeleri biraz çeşitlilik arz etse de, birkaç temel vurguda belirginleşiyor: İlki baskı ve zorbalığa maruz kalan Kürt hareketiyle dayanışma sorumluluğu. İkincisi demokratik hak ve özgürlükler alanının genişletilmesi, bunun bir parçası olarak Kürt sorununa barışçıl çözüm. Üçüncüsü Tayyip Erdoğan-AKP diktasının yıkılması… Bunları, kapitalizmin her gün yeniden ürettiği ancak dinci-faşist rejim tarafından daha da ağırlaştırılmış ekonomik, demokratik, sosyal, kültürel, siyasal sorunların çözümünün önemine yapılan vurgular tamamlıyor.

Kuşkusuz sözü edilen sorunların çözümü de, ileri sürülen taleplerin kazanılması da büyük bir önem taşıyor. Nitekim ilerici, devrimci olmanın olmaz olmazlarından biri de bu uğurda mücadele etmektir. Burada sorun taleplerin nasıl formüle edildiği, bunlar uğruna mücadelenin hangi bağlamda ele alındığıdır. Amaç kurulu düzeni kendi içinde demokratikleştirmek mi, işçi sınıfıyla emekçilerin ancak bu düzenin aşılmasıyla olanaklı olabilecek gerçek kurtuluşu için mücadele mi?

Bu bağlamda, solu etrafında toplayan HDP’nin programına baktığımızda, burjuva sosyal reformun ötesinde bir şey göremiyoruz. Örneğin kapitalizme, emperyalizme, burjuva sınıf egemenliğine herhangi bir itiraz yoktur. Bu arada söz konusu programın burjuva düzenin kurumlarına dayanılarak gerçekleştirileceği bile iddia ediliyor. Çizgi bu olunca, haliyle kitlelerin buna inanması da isteniyor.

Sosyal reform programı vaat edildiğinde kulağa hoş gelir. Oysa düzenin sınıfsal karakteri bir yana, sadece 7 Haziran seçimlerinden sonra devletin Kürt hareketini ve halkını hedef alan saldırılarına bakmak, düzen kurumlarına umut bağlamanın hüsrandan başka bir şey yaratamadığını görmek için yeterlidir. %60’lar-70’ler gibi yüksek oy oranlarıyla seçilenlerin maruz kaldıkları kaba zorbalık, demokratik kazanımların düzen kurumlarına yasalanarak değil, tersine, burjuvazinin sınıf egemenliğinin süzülmüş hali olan bu düzene karşı mücadele ile kazanılabileceğini ispatlıyor.

Kürt hareketinin burjuva sosyal reform programını esas alması bir yere kadar anlaşılabilir. Oysa halen devrimden ve sosyalizmden söz edenlerin bu nitelikteki bir programın bayrağı altında toplanmaları, parlamentarizme kapaklanmanın uç bir noktaya ulaşmasının kanıtı olabilir ancak. Kürt halkıyla dayanışma, dinci-faşist dikta rejiminin yıkılması, demokratik hak ve özgürlükler uğruna mücadele sorumluluğuna gelince, bunların “sandık” eksenli bir seçim koalisyonunda yer alarak yerine getirileceği iddiası ciddiyetten uzaktır.

Bir “sosyalist alternatif”

Reformist cenahta HDP ile hareket etmekten kaçınan, söylemde daha solda duran, seçimlere bağımsız adaylarla katılan TKP de var. Demokratik, sosyal önlemlerin yanı sıra sömürüyü ortadan kaldırmak, yerli ve yabancı tekellerin işletmelerine el koymak, NATO’dan çıkmak, yabancı üsleri kapatmak, sanayi ve tarımsal üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre planlamak gibi ileri hedefler koyan bu platform, sorunları da Erdoğan AKP’sinden ibaret görmüyor. Bu akımın aşamadığı temel handikaplarından biri ulusal sorundur. Nitekim seçim bildirisinde bile kırk yıldır bu ülkenin sıcak gündeminde olan Kürt sorununa dair tek kelime edemiyor.

İleri hedefler saptayan TKP düzeni yıkmaktan değil değiştirmekten söz ediyor. Devlet iktidarı sorunu, burjuva devlet aygıtı ve devrim sorunu bu reformist çevrenin bir başka yapısal zaafiyetidir. Ecevit’in ‘60’lı yıllara ait ünlü “Bu düzen değişmeli” şiarını yükselterek, alternatifin sosyalizm olduğunu savunuyor. Söylemde ileri hedefler dillendirilse de bunlara ulaşmanın yolunun “düzeni değiştirmek”ten geçtiğini savunuyor. 24 Haziran seçimlerini ise, düzeni değiştirme sürecinde “önemli bir eşik” sayıyor.

Sosyalist söylemi kullanan bu parti, düzeni yıkma değil değiştirme iddiasıyla, “tutarlı reformist” çizgiyi temsil ediyor. Parlamentarist zemini savunurken ise biraz “utangaç”lık yapıyor. Oysa sol söyleme rağmen her şeyiyle düzen içi olan bu parti seçimlere atfettiği önemle, parlamentarizmin kendine has bir temsilcisi olmanın ötesine geçemediğini de gösteriyor.

Yarını bugünden kurmak için!

“Geçmişe ağlamak fayda vermez/Gelecek mutlak sosyalizm/Yarını bugünden kuracaksın/O senin tarihin olacak…” (Venseremos / Şili halk şarkısı)

Devrimci mücadelenin bir yönü bugünden yarını kurmaktır. Ya da bugünde yarının kuruluşunu başlatmaktır. Elbette bu tamamlanmış bir kuruluş/inşa değildir. Ancak geleceği/yarını kurmak bugünün bakışından, duruşundan/eyleminden bağımsız olmayacaksa eğer, andaki her tutum gelecek idealini/ülküsünü içinde taşıyacaktır.

Bu bağlamda solun seçimlerde aldığı tutuma baktığımızda, vaat edilen geleceğin pek de parlak olmadığını vurgulamak durumundayız. Zira her yönüyle düzen sınırları içine hapsolan, parlak vaatleri ise bizzat bu kokuşmuş düzenin kurumlarına dayanarak ya da onları değiştirerek gerçekleştireceğini iddia eden bir platformla karşı karşıyayız.

Hal böyleyken sömürüyü, baskıyı, ayrımcılığı, eşitsizliği, cinsiyetçiliği, militarizmi vb. ortadan kaldırmaktan söz etmenin, ciddiyeti olabilir mi? Bu ve daha birçok musibetin her gün yeniden üretimi, kapitalizmin doğasındandır. Bu böyleyse eğer, söylemdeki parlak vaatlere değil de eylemdeki somut duruşlara baktığımızda, reformist platformların yarını kurma projesinin kapitalizmin “demokratik/sosyal” devlette somutlaşmış halinden öteye geçemediğini görüyoruz.

Kapitalist emperyalizm günden güne barbarlaşıyor. Filistin’de, Suriye’de, Libya’da, Yemen’de yaşananlara bakmak bu durumu anlamak için yeterlidir. Bu sistem bunalımlar, çatışmalar, isyanlar, savaşlar üretmeye devam ederken, emperyalist güç odakları halkları yeni bir paylaşım savaşı tehdidiyle yüzyüze bırakıyor. Durum bu kadar vahimken, kapitalizmden beklentiyi yükselten veya onu değiştirmenin mümkün olduğunu iddia eden boş hayaller yaymanın varacağı nokta, yine bu düzene hizmet etmek olacaktır.

Sınıfsız ve sömürüsüz, emekçilerin eşitlik ve kardeşlik içinde yaşayacakları bir dünya için sosyalizm şarttır. Geleceğin bu yüce idealini bugünden kurmaya başlamanın ilk adımı ise, kapitalizmi/emperyalizmi her yönüyle, biçimiyle de içeriğiyle de reddetmekle atılabilir. Bundan dolayı seçim süreçleri başta olmak üzere her koşulda anti-kapitalist, anti-emperyalist çizgiyi eksen alan devrimci bir mücadele örülmeli, güncel demokratik hak ve özgürlükler uğruna mücadele haramilerin saltanatını yıkma mücadelesine bağlı, onu güçlendiren temelde ele alınmalıdır.

TKİP Merkez Yayın Organı EKİM’in,
Haziran 2018 tarihli
312. sayısından alınmıştır.

www.tkip.org