Derinleşen krize “çözüm” manevraları

Erdoğan AKP’sinin başvurduğu McKinsey formülünün, dünya genelinde kendini hissettiren krizden bağımsız olmayan şekilde, istenilen sonucu vermeyeceği ortadadır. IMF’nin kapısı çalınmadan bulunan böyle bir formülün durumu kurtarma adına geçici etkileri olsa da, işlerin AKP’nin çizdiği pembe tablolara uygun gelişmeyeceğini konunun uzmanları da ifade etmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan meclisin açılış konuşmasında bir anlamda “fabrika ayarlarına” döndüğünün mesajlarını verdi. Amerika’yla “yeniden siyasi ve ekonomik alanlarda stratejik ortaklık ruhuna uygun ilişkiler geliştirmeyi ümit ediyoruz” derken, Avrupa’ya istinaden “En büyük ticaret ortağımız olan böyle bir coğrafyaya sırtımızı dönmemiz söz konusu olamaz” şeklinde konuştu. Devamında uluslararası sermayeye “Tüm çabamız uluslararası sermayenin ülkemizde yatırım yapmasını sağlamaktır” diyerek, Türkiye’nin emperyalizme olan bağımlı rotasından sapmayacağının sözünü verdi, güven tazelemek istedi. Rusya ile olan ilişkilerinin devam edeceğini ama ABD ile stratejik ilişkilerin önceliğini özellikle belirten mesaj yüklü konuşmasıyla, son dönemde “yeni müttefikler ararız ha” kozlarının da içi boş söylemlerden ibaret olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

“Ey sermaye, lütfen geliniz!”

Erdoğan’ın emperyalizme biatını yinelemesi bir anlamda zorunluluktur. Zira kendi konumunu da riske atan bir ekonomik kriz sürecindeler ve bu süreci yönetememenin sancılarını çekmektedirler. Türkiye kapitalizminin gidişatı açısından özellikle batılı emperyalist ülkelerle girilen ilişkilerin, hele de içine girilen kriz sürecinde ne denli belirleyici olduğunu Erdoğan istese de istemese de kabul etmek ve sermaye çevrelerinin söylediklerini yapmak zorundaydı.

Kuşkusuz Erdoğan, sermaye düzeni gerçekliğinde “başkan” olma koşullarının neyi gerektirdiğini başından beri biliyor. Zira kendisi aynı zamanda yaptığı “U” dönüşleri ile de meşhurdur. Ancak her şeyden önce bu ekonomik kriz sürecini yönetemezse, kendi konumunu da sarsacak etkilerinin farkındadır. Bu çerçevede avenesiyle birlikte belli bir süredir bu süreci atlatmanın yollarını arıyorlar.

Sermaye iktidarının temsilcileri içeride hamaseti elden bırakmadan arka planda uluslararası sermayenin belirlediği çizgiye dönmek adına kimi adımlar atıyorlar. Emperyalistlerle ilişkileri tazelemek için yoğun bir çaba içerisinde oldukları görülüyor. Örneğin geçtiğimiz hafta içinde BM Genel Kurulu’nda ABD Başkanı Donald Trump ile ayaküzeri de olsa görüşme, Yahudi lobisiyle basına kapalı toplantı, 3 günlük Almanya ziyareti gerçekleşti. Tümü de Erdoğan AKP’sinin yaşadığı açmazdan çıkış yolu bulabilmek için emperyalistlerle ilişkilerini güçlendirme ve böylece ülkeye “sıcak para” girişini sağlamak içindir.

Bu çabaların yanında çeşitli sermaye kuruluşları ve yatırımcılarla doğrudan görüşmeler gerçekleştirdiler. Erdoğan içeride kışkırtılan yerli ve milli gurur eşliğinde kriz yokmuş ama ekonomik bir savaş varmış algısı yaratma çabalarını sürdürürken, Hazine ve Maliye Bakanı olan damadı Berat Albayrak da uluslararası sermayeye güven verme çabasıyla önce Londra’da fon yöneticileri ve finans kuruluşlarının temsilcileri ile görüştü. Sonra ABD’de Dünya Bankası’nın Avrupa ve Orta Asya’dan sorumlu Başkan yardımcısı ve çeşitli banka ve finans kuruluşlarının temsilcileriyle görüşüldü. Ayrıca Alman yatırımcılarla görüşmeler yapıldı.

Erdoğan “ekonomik savaş” çizgisinden ABD’li şirketlerin temsilcilerine “Kendinizi ülkenizde hissedin. Sıkıntılı olduğunuzda ben buradayım”, “size kapımız her zaman açık” diyecek denli davetkâr bir çizgiye geldi. Tüm bunlar paçaların ne kadar tutuştuğunu göstermektedir.

McKinsey formülü

Sermaye çevrelerinin başından beri istediği, Merkez Bankası’nın faiz artırımı gibi geç de olsa atılan adımların ardından, YEP adı altında esasında “IMF’siz IMF programı” gündeme getirildi. Erdoğan ve adamlarının sıcak para girişlerinin kesilmesiyle derinleşen bu kriz sürecini atlatabilmeleri için uluslararası sermayeye güven vermek, ikna etmek gerekmekteydi. AKP iktidarının çaldığı kapıların şu sıralar acil ihtiyaç duydukları sıcak para girişini garantilemediği, örneğin Almanya’nın IMF’yi adres gösterdiği bilinmektedir.

Sermaye kuruluşlarının yatırımları için sözden daha fazlası gereklidir. Onlar sürekli olarak kredi notu düşen, borç krizinin içinde olan, istikrar gösteremeyen bir ülkeye sıcak para akışı için sözden öte belli güvenceler istemektedirler. Bunun için de AKP, güya IMF kapısını çalmadan, sermayeye güven vermek adına bir başka formüle başvurdu. Bunu da özellikle Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) tarafından düzenlenen 9. Türkiye Yatırım Konferansı’nda dile getirdiler. Berat Albayrak, “Yeni program bünyesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek” dedi. “Yerli ve milli” söylemlerin kışkırtıldığı bu süreçte, farklı bir zamanda dış mihrak olarak tanımlanabilecek ABD’li bir şirkete ekonomi yönetimi teslim edildi. Esasında devleti şirket gibi yönetmek isteyen Erdoğan için bu adım hiç de şaşırtıcı değildir. Bu iş kapitalist dünyanın yönetim işleyişinin bir parçasıdır. Çoğu ülke bu ve benzeri şirketlerle çalışmakta, hatta AKP’nin 2003’ten beri bu şirketin yol göstericiliğinde planlar yaptığı belirtilmektedir. Bu yol gösterici rapor 2003’te “Türkiye’de Verimlilik ve Büyüme Atılımının Gerçekleşmesi” adıyla McKinsey’in İstanbul Ofisi Genel Müdürü tarafından Erdoğan’a sunulmuştur.

Bunun Türkiye için yeni olan bir tarafı da yoktur. Zira 1980’li yılların ortasında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne başvuru sürecinde yardımcı olduğunu söylenen McKinsey şirketinin, özellikle özelleştirme konusunda uzmanlığı öne çıkmakta, 90’lardaki özelleştirmelerde rol oynadığı bilinmektedir. Şirketin, 2001 krizi sonrasında da sorunlu bankaların satışı, kamu bankalarının özelleştirme planlarının hazırlanması gibi işlerde Türkiye’de çalışmışlığı vardır. 2004 yılında kamu bankalarının özelleştirilmesi sürecinde de bu şirketten “yardım” alınmıştır. Bu şirketle ilişkiler Türkiye kapitalizminin emperyalist sistemle kurduğu bağlardan yalnızca biridir.

Peki, neden IMF yerine miktarı açıklanmayan yüklü bir ödeme karşılığında bu şirkete gidilmiştir? Bunun bir yanı iç politikaya yöneliktir. IMF hakkında söylenen onca hamaset dolu söylemden sonra, hele yerel seçimler öncesi imajları açısından IMF kapısını çalmanın iyi olmayacağının farkındadırlar. Öte yandan IMF gibi bir kuruluş emperyalist kapitalist sistemin dünya genelindeki çıkarları çerçevesinde sürece yaklaşacağı için, yaptırım ve denetim mekanizmaları McKinsey şirketininki gibi olmayacaktır. McKinsey şirketi danışmanlığı para karşılığı yaptığı için AKP adına güzel raporlar hazırlaması da kolaydır. IMF’nin Erdoğan AKP’sinin ve yandaşlarının öznel çıkarlarından öte uluslararası sermeyenin genel çıkarlarına göre hazırlayacağı daha gerçekçi raporlar ve öneriler, Erdoğan AKP’sinin işine gelmeyebilir. Zira 16 yılın sonunda Erdoğan ve yandaş sermaye oldukça kazanmıştır. Onların kârlarını katladığı ama ekonominin krize sürüklendiği gelinen tabloya katkıları herkesçe bilinmektedir. Bu nedenle IMF müdahalesiyle, biçimi nasıl olursa olsun dengelerini bozacak olası bir fatura ödemeyi göze almak istememektedirler.

Bu formül kriz denklemini çözmez!

Erdoğan AKP’sinin başvurduğu McKinsey formülünün, dünya genelinde kendini hissettiren krizden bağımsız olmayan şekilde, istenilen sonucu vermeyeceği ortadadır. IMF’nin kapısı çalınmadan bulunan böyle bir formülün durumu kurtarma adına geçici etkileri olsa da, işlerin AKP’nin çizdiği pembe tablolara uygun gelişmeyeceğini konunun uzmanları da ifade etmektedir. Her şeyden önce IMF’nin denetimine güven duyan sermaye için bu yeterli olmayacaktır. Ancak gerçek olan şudur ki her koşulda işçi sınıfı ve emekçiler açısından yeni karanlık bir sürecin danışmanı olarak McKinsey hatırlanacaktır.

Geçmişten bugüne Türkiye kapitalizminin yapısal sorunlarından dolayı IMF acı reçetelerine, iflas eden ekonomi programlarına tanık oluk. Her seferinde belli büyük sermaye kesimlerinin kârlarını katlayarak çıktığı, ancak ülke kaynaklarının yağma ve talan edildiği, emperyalizme köleliğin derinleştiği, işçi ve emekçilerin yıkımıyla sonuçlanan süreçlerden bugünlere gelindi. Bu da bunlardan biri olarak neticelenecektir. Türkiye Varlık Fonu içinde bulunan şirketlerin özelleştirilmesi sürecinde McKinsey şirketinin danışmanlığının ne türden sonuçlar getireceğini tahmin etmek zor değildir.

İşçi ve emekçiler karşı bir mücadele hattı geliştiremedikçe bu süreç, derin ekonomik ve sosyal yıkımlarla sonuçlanacaktır. Zira AKP ve ortaklarının kriz yönetmekten anladıkları, ülke kaynaklarının özelleştirmeler yoluyla sermayeye peşkeş çekilmesi, yağması ve talanıdır. Kemer sıkma adı altında artan vergi ve zamlar, işsizlik, güvencesizlik, sosyal yıkımdır. Buna eşlik eden baskı ve zorbalıktır vs.

Bu nedenle gerek McKinsey türünden şirketlerin gerekse IMF’nin krizden çıkış formülleri işçi ve emekçilerin çıkarlarıyla taban tabana zıttır. İşçi ve emekçiler kendi sınıfsal çıkarlarını koruyacak bir mücadele programı etrafında örgütlenerek bu saldırılara karşı koydukları durumda krizin yıkıcı etkilerinden korunmanın da yolunu açmış olurlar.