Pragmatik politikanın son örneği: Brunson davası

Brunson davası, Erdoğan’ın pragmatik siyaset tarzının yeni bir örneğidir. Ancak bilinmelidir ki oyun kurucunun emperyalist bir devlet olduğu bu pazarlık sürecinde, bağımlı olan ülke elde edeceğinden çok fazlasını verecek ya da kaybedecektir. Kuşkusuz bu kirli ilişkilerin faturası da her durumda bağımlı ülkenin işçi sınıfı ve emekçi kitlelerine kesilecektir.

Türkiye ve ABD arasında yeni bir “siyasi kriz” yaratan rahip Brunson davası, aynı zamanda burjuva siyasetinin uluslararası planda da artık “hukuk” gibi formalitelere ihtiyaç duymadığının yeni bir örneği oldu. Davanın “rehine ve pazarlık” kelimeleri ile birlikte anılması genel olarak çok özel bir sorun teşkil etmedi. Zaten Türkiye’de tutuklanan yabancıların birer rehine ya da koz olarak değerlendirilmesine de artık kimse şaşırmıyor.

Brunson’a dair ilk pazarlık Trump ve Erdoğan’ın Mayıs 2017’de yaptığı görüşmede gündeme getirilmiş ve iadesi istenmişti. O zaman iade edilmemiş ancak ABD Büyükelçiliği temsilcileri ve avukatları ile görüşmesine izin çıkmıştı. Eylül 2017’de Erdoğan “pazarlığı” biraz daha yukarı çekerek Pensilvanya’ya işaret etmiş, “Papazı verin diyorlar. Bir papaz da sizde var, bize verin, yargılayalım, biz de onu size verelim” demişti.

Bu son olay bahsinde, ABD Başkanı Donald Trump ile Tayyip Erdoğan’ın Brüksel’deki NATO zirvesinde bir araya geldiklerinde Brunson davasını konuştukları ve bir mutabakata vardıkları, ancak Türkiye’nin oyun bozanlık yaptığı Washington Post tarafından ifşa edildi. Brunson’un iadesi karşılığında İsrail’in elinde olan Ebru Özkan’ın bırakılmasının kabul edildiği yazıldı. “Anlaşma”ya rağmen Erdoğan’ın son anda caydığı, Andrew Brunson’u tahliye etmek yerine, tutukluluğunu ev hapsine çevirttiği iddia edildi.

Belli ki pazarlık sürecini uzatmakta fayda gören Erdoğan rahibin ev hapsine alınmasını yeterli gördü. Ancak Trump ve diğer ABD’li yetkililer konuyla ilgili sert açıklamalarla iade taleplerini yinelediler ve oldukça sert bir üslupla yaptırım tehditleri savurdular. Ardından Türkiye’ye yaptırım uygulanması konusundaki yasa tasarısı ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu’nca kabul edildi.

ABD tarafının sert tepkileri Türkiye’de faşist tek adam rejiminin ilk Milli Güvenlik Kurulu toplantısında da gündeme geldi. MGK açıklamasında yaptırımların, “İki ülke arasındaki stratejik ortaklığa ve güven ilişkisine telafisi olmayan zararlar vereceği” belirtildi, “tehdit dilinin ittifak ilişkilerine saygısızlık olduğu ve asla kabul edilemeyeceği” şeklinde bir ifadeyle yetinildi.

Pazarlıklarıyla gündeme gelen Brunson davası esasında rahibin iadesinden öte bir anlama sahiptir, ABD ve Türkiye arasındaki gerilimli ilişki durumunun son örneğidir.

“Güçlü bir piyon olabilirsiniz, ama asla bağımsız olamazsınız”

ABD’nin hegemonyasının eski gücünü yitirdiği, AB ülkelerinin de benzer bir krizden geçtiği, Rusya’nın ve Çin’in emperyalist güç odakları olarak öne çıktığı günümüz dünyasında ekonomik ve siyasal krizlere savaş ve saldırganlık politikaları eşlik etmektedir. Çıkarlar çatışmakta, ortaklıklar bozulmakta, yeni ittifaklar gündeme gelmektedir. Böyle bir dünyada, özellikle coğrafi olarak kritik bölgelerde olan Türkiye gibi ülkeler elbette ki jeo-stratejik önem taşıyorlar. Ancak emperyalist-kapitalist dünyanın satranç tahtasında Türkiye gibi ülkelere biçilen rol eninde sonunda piyon olmaktan öteye gitmiyor.

Böyle bir konjonktürde “bağımsız ve güçlü Türkiye” söylemiyle ABD’ye ve NATO’ya karşı farklı çıkışları, özellikle 15 Temmuz sonrasında daha da öne çıkaran Erdoğan ve AKP iktidarı, çıkarları gereği hegemonya savaşlarının yarattığı boşluklardan faydalanma eğilimi sergilemektedir. Batılı emperyalistler açısından “vazgeçilmez” olmadığını gören Erdoğan farklı dayanak noktaları aramaktadır. Bunu yaparken “güçlü ve bağımsız” bir Türkiye söylemiyle tribünlere oynamaya özen göstermekte, iç kamuoyunda kendi gücünü pekiştirme hesabıyla hareket etmektedir. Ancak işler gerçekte farklı mecralarda yürüyor. Emperyalist güçlerin, çıkarlarına göre öncelik tercihleri olduğu biliniyor. Yerine göre esneyebildikleri ya da göz yumdukları durumlar, burjuva politikasının “inceliği” olarak hep vardır. Öte yandan son 16 yılda Erdoğan’ın sınırları fazla zorladığında şamar yemesinin ve pragmatik davranıp geri adım atmasının pek çok örneğini sıklıkla gördük.

Erdoğan, Brunson davasında olduğu gibi, elini güçlendirmek adına “kozları” değerlendirmek istiyor. Ya da örneğin ABD’nin ve NATO’nun kesin tepkisine rağmen S-400 alım kararını sürekli gündemde tutuyor, BRICS’e yanaşıyor, ABD’nin İran’a uyguladığı/uygulamak istediği yaptırımlar konusunda farklı söylem geliştiriyor vb. Kuşkusuz bunların ABD’ye karşı bağımsız bir ülke tavrı anlamına gelmediği gayet açıktır. En fazlasından ABD karşısında güçlü bir piyon görüntüsü çizmekten öteye gitmeyeceklerini Erdoğan ve avenesi de biliyorlar. Neticede Erdoğan iktidarı elini sadece pazarlık ile değil, kendini pazarlayarak da güçlendiriyor. Türkiye savunma harcamalarındaki artışı ile ABD’nin diğer ülkelere örnek gösterdiği bir ülke olarak öne çıkıyor. Kendini sadık bir alıcı olarak çok iyi pazarlıyor. Tabii ki sadece silah tekellerini değil, diğerlerini de fazlasıyla memnun ederek…

Erdoğan’ın ABD “karşıtı” kimi çıkışlarına, “Türkiye kamp mı değiştiriyor?” diye bir anlam yüklemenin ise hiçbir karşılığı yoktur. Batı emperyalizmiyle bağımlılık ilişkileri köklü olan Türkiye gibi bir ülkenin farklı bir emperyalist kampa geçecek kadar bile bağımsız olamayacağı ortadadır. Gerek ekonomik gerek askeri pek çok açıdan Türkiye ne ABD ne Avrupa emperyalizminden ne de NATO’dan vazgeçebilecek lükse sahiptir.

Özetle Brunson davası, Erdoğan’ın pragmatik siyaset tarzının yeni bir örneğidir. Ancak bilinmelidir ki oyun kurucunun emperyalist bir devlet olduğu bu pazarlık sürecinde, bağımlı olan ülke elde edeceğinden çok fazlasını verecek ya da kaybedecektir. Kuşkusuz bu kirli ilişkilerin faturası da her durumda bağımlı ülkenin işçi sınıfı ve emekçi kitlelerine kesilecektir.