Sermaye partilerinin krize çözümü ‘sürdürülebilir kapitalizm’dir

Artan hayat pahalılığından, yükselen enflasyondan, döviz artışlarından, peşi sıra gelen zamlardan ne kadar çok bahsederlerse bahsetsinler, asıl amaçları kaymağını yedikleri bu sistemi yeniden rayına oturtmaktır. Sermaye devletinin hükümetlerinin, sözde muhalefet partilerinin yan yana gelişlerinin gerçek nedeninin “milli” olmadığı gibi aralarındaki tek gerçek kavga da sınıfsal değil, rantın ve yağmanın paylaşımı, toplumsal eşitsizliklerden elde edecekleri haksız kazançtır.

Yakın tarih düzen partilerinin çeşitli siyasal gelişmeler karşısında nasıl yekvücut olduklarını gösteren sayısız örnekle dolu. Özellikle 15 Temmuz sonrası Erdoğan AKP’sinin sınırlarını çizdiği “Yenikapı ruhu” ile doruk noktasına ulaşan, devamında da benzeri içerikteki bu yan yana gelişler ivmesinden bir şey kaybetmedi.

Kuşkusuz geçmişte de kaptan koltuğuna oturanlar ile muhalefet olduklarını iddia edenlerin mevzu sermaye düzeninin bekası olunca, hep beraber nasıl canhıraş bir çabaya girdiklerini biliyoruz. Başta Kürt halkının haklı istemleri olmak üzere, kapitalist sistemin yarattığı toplumsal eşitsizliklere karşı verilen mücadeleyi birlikte göğüslemek için ellerinden geleni yaptılar. Bu gerici, karşı devrimci koalisyona bir örnek verilecekse, kontrgerilla cinayetleriyle anılan ‘90’lı yıllarda mevcut hükümetlerdeki “sosyal demokrat” ortakları kim unutabilir? Keza sömürüye, emperyalist işbirlikçiliğe karşı “tam bağımsız bir ülke” için verilen mücadelenin emekçi kitlelerde büyük yankılar uyandırdığı, “devrim” düşünün milyonlarca insanda gerçekleşmesi yakın umutlar yarattığı ‘70’li yıllarda da durum hiç farklı değildi. Erdoğan’ın siyasi literatüre soktuğu, günümüzün o pek moda tabiriyle “eski Türkiye”de de “yeni Türkiye”de de durum hep aynıydı. Kapitalist sitsem için tehlike çanları çaldığında aynılar hep aynı safta kolaylıkla toplandı.

Bu saf “milli” değil, sınıfsaldır!

Türkiye işçi sınıfı ve emekçiler ise bu sömürü düzeninin bekasını savunanlar tarafından oyuna getirilmek, bertaraf edilebilmek için hep aynı argümanlarla, yalanlarla kandırıldılar. Ya “din elden gidiyor” denildi ya da “vatan, millet, Sakarya!” Emekçiler hem dini inançları kullanılarak hem de yaratılan şovenizm ile kışkırtıldı. Kısaca ister muhalefet isterse hükümet koltuklarında otursunlar, düzen partilerinin tümünün amacı tektir. Bu amaç ne “milli” ne de “dini”dir. Zira onların dini imanı paradır. Yan yana gelişleri “milli” değil sınıfsal bir konumlanıştır. Mensubu oldukları sermaye sınıfının iktidarını güvence altına almak, kapitalizmin gemisini karaya oturmaktan kurtarmaktır amaçları.

Haliyle kapitalist sistemin her yaşadığı krizde en öncelikli görevleri sermaye sınıfını korumak ve kollamak oldu. Çözüm önerileri krizlerin faturasını ödemek zorunda bırakılan on milyonlarca yoksulu yaşadıkları sefaletten kurtarmak üzerine değil, servet ve sefalet arasındaki bu büyük uçurumun biricik sebebi olan sermaye sınıfını rahatlatmak üzerine oldu. Tümünün diline yapışmış olan o dâhiyane “yerli ve yabancı sermaye yatırım yapmaktan korkuyor” tespitine masumiyet kılıfı giydirmeye çalışmalarından daha büyük bir yalan olabilir mi? Kapitalistlerin yatırım yapmaktan korkmadıkları o “rahat” günlerin cefasını kim çekiyor, sefasını kim sürüyordu? Onlar; hükümetiyle, muhalefetiyle kapitalistlerin olmadığı bir ülke ve dünyadan korkuyorlar. Elbette işçi ve emekçilere krizlerin faturasını ödettiren sermaye tekellerine “el konulsun” diyemezler? Tıpkı “emperyalist ülkelerle olan tüm askeri, ekonomik ilişkilere son verilsin, dış borçlar iptal edilsin, NATO’dan çıkılsın” diyemedikleri gibi. Çünkü hepsinin temsil ettikleri sınıf aynıdır. Bu kapitalist sınıfa hizmet etmektedirler. Siyasi memuru oldukları, bir nevi holdinglerinin CEO’su oldukları kapitalistlerin daha çok kazanacağı, riski daha az sömürü koşulları istemektedirler. Aynı şekilde hizmet ettikleri sınıfın kopmaz bir bağı olduğu emperyalistlerle de sorun yaşamak istemezler. Onlar, çok da uzak olmayan yakın tarihin doğruladığı gibi ya o emperyalist ülkenin ya da bir diğerinin “mandacı”sıdırlar. 

Seçim dönemlerinde türlü vaatlerle emekçileri aldatmaya çalışan düzen muhalefetinin krizin faturasının emekçilere ödettirilmeye çalışılması karşısında sessiz kalmasının nedeni bu gerçeklerdir. Düzenin sözde muhalefet partilerinin esasında patron partileri olduğu gerçeğini bu son kriz dönemindeki tutumları fazlasıyla göstermektedir.

İstedikleri kadar “adalet”ten bahsetsinler. Sundukları çözüm alternatifleri içinde sınıfsal ve toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldıracak, sömürüye son verecek hiçbir yaklaşım yoktur. Artan hayat pahalılığından, yükselen enflasyondan, döviz artışlarından, peşi sıra gelen zamlardan ne kadar çok bahsederlerse bahsetsinler, asıl amaçları kaymağını yedikleri bu sistemi yeniden rayına oturtmaktır. Sermaye devletinin hükümetlerinin, sözde muhalefet partilerinin yan yana gelişlerinin gerçek nedeninin “milli” olmadığı gibi aralarındaki tek gerçek kavga da sınıfsal değil, rantın ve yağmanın paylaşımı, toplumsal eşitsizliklerden elde edecekleri haksız kazançtır.

Sınıf kavgasını ise olağan zamanlarda alabildiğine sömürülen, kapitalist sistemin sebep olduğu kriz zamanlarında da fatura ödeyen, daha da yoksullaşan işçi sınıfı, kendi bağımsız sınıf siyasetini kuşandığında verebilecektir.