Tahran Zirvesi ve Türkiye’nin büyüyen açmazları

Türkiye’nin yeni Osmanlıcı dış politikası çoktan iflas etti ve bölgesel aktör olma hayalleri tuzla buz oldu. Putin’in canlı yayın resti ve azarlaması, ABD’nin yaptırımları, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi olarak nasıl nefessiz kaldığını, tüm kabadayılıklarına rağmen emperyalistlere nasıl da muhtaç olduğunu gösterdi. Bu çaresizlik içinde Türkiye, emperyalist güçler arasında savrulmalar yaşayacak ve boynundaki emperyalist kölelik zincirine yeni halkalar eklenecek ve emperyalizmin kirli çıkarlarına tetikçilik yapmaya devam edecektir.

Astana üçlüsü olan Rusya, Türkiye ve İran’ın İdlib ve Suriye sorununu görüşmek üzere gerçekleştirdikleri Tahran buluşması, masanın devrilmemesine rağmen anlaşmazlıkla sonuçlandı. Bu durum, Tayyip Erdoğan‘la Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında canlı yayında yapılan ateşkes polemiğiyle adeta dünyaya duyurulmuş oldu. Erdoğan’ın 12 maddelik bildiriye ne edip edip “ateşkes” ifadesinin eklenmesi gerektiğini birçok kez dile getirmesi, Putin tarafından azarlanmanın ötesinde işe yaramadı.

Putin, Erdoğan’ın ateşkes önerisini “Erdoğan genel olarak ateşkeste haklı. Ancak orada silahlı muhalifler yok. IŞİD ve Nusra adına nasıl ateşkesten söz edebiliriz” sözleriyle yanıtladı ve onu azarlayacak şekilde reddetti. El Kaide, IŞİD ve bağlantılı örgütlere karşı operasyonları sürdürme kararlılığını ortaya koydu. Bunun üzerine Erdoğan’ın “Bu gruplara silah bırakma çağrısını buradan, bu zirveden yapalım” sızlanmasının ardından söz alan İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin de “Bu gruplara silah bırakma çağrısı yapıyoruz, onaylıyoruz” demesi ve “Suriye’deki bütün terörist güçlerin yok edilmesi gerçekleşinceye kadar mücadeleye devam edileceği” biçiminde kararlılık göstermesi Erdoğan’ın perişanlığını derinleştirdi.

Zirvenin sona ermesinin ardından Erdoğan, “Sivil halkın korunması, terörist unsurların ayrışması ve İdlib’in mevcut statüsünün korunması önem arz ediyor. Burada atılacak yanlış adımların yankıları her tarafta hissedilecektir” dedi ve “Terörle mücadele kisvesi altında sahada oldubittilere gidilmemesi gerektiğini” dile getirdi. Putin ise “Bizim önceliğimiz Suriye’nin terörizmden tamamen temizlenmesidir. Özellikle İdlib’de kademeli olarak durumun istikrara kavuşması için adımları ele aldık. Sivil halkı korumak bahanesiyle teröristleri korumak kabul edilemez” dedi. Fırat Nehri’nin doğusundaki ABD unsurlarının varlığına dikkat çeken Ruhani de “ABD’yi Fırat’ın doğusundan çıkmaya zorlayalım, çünkü krizin devam etmesindeki en büyük etken ABD’dir” dedi.

Tüm bunlar, üçlünün İdlib konusunda bir görüş ayrılığı içinde olduğunu ve Türkiye’nin operasyonu önlemeye çalıştığı gibi çeteleri de koruma tutumu içinde olduğunu gösterdi. Ruhani ve Putin ise operasyon konusundaki kararlılığını dile getirdi. 

İdlib’de gerginlik tırmanıyor

Suriye’de çetelerin elindeki tek şehir olan İdlib’de gerginlik tırmanıyor. Rusya ve İran’ın desteğiyle birçok bölgeyi çetelerden temizleyen Suriye ordusu, İdlib’i de çetelerden kurtararak kontrolü ele geçirmek istiyor. Bilindiği üzere Astana anlaşması çerçevesinde İdlib, çatışmasızlık alanlarından biri olmuş ve aynı anlaşmanın bir tarafı olarak Türkiye, İdlib’de 12 askeri gözlem noktası kurmuştu. Anlaşmaya göre, tarafların terörist olarak kabul ettiği grupların bu alanda temizlenmesi ve “ılımlı” grupların da siyasi müzakerelere katılmasının sağlanması gerekiyordu. Bu görev Türkiye’ye verilmişti. Fakat Türkiye, Astana anlaşması çerçevesinde aldığı görevi ve verdiği taahhütleri halen yerine getirmiş değil. Getirmeye niyeti olmadığı gibi işi de giderek zorlaşıyor. Suriye ordusunun, Rusya ve İran’ın desteğiyle İdlib’i kurtaracak bir askeri operasyon yapmasını durdurma şansı da yok görünüyor.

Amerikan emperyalizmi ve Batılı müttefikleri de, İdlib’deki operasyonu durdurmak istiyor. Zira Rusya, İran ve Suriye cephesinin güç kazanması, onun Suriye‘deki gücünün zayıflaması ve Fırat’ın doğusunda işgal ettiği bölgelerden de çekilmesi gerektiği anlamına geliyor. ABD’nin bölgedeki varlığının hiçbir meşruiyeti olmadığı da düşünüldüğünde çetelerin ABD tarafından kirli çıkarları uğruna bir araç olarak kullanılacağı anlaşılıyor. Dolaysıyla ABD, besleyip büyüttüğü, para ve silaha boğduğu çeteleri Suriye ile müttefiklerini zayıflatmak için provokasyon amacıyla kullanacaktır. Katliamcı çeteler sürüsüne kimyasal silah tiyatrosu sahneleterek Suriye’ye saldırmayı meşrulaştırmayı hedefliyor. Nitekim hem ABD hem de Rusya’nın, bölgede kimyasal silah kullanılacağından ısrarla söz etmeleri boşuna değildir. 

ABD Başkanı Donald Trump, kimyasal silah saldırısını ve Suriye’nin müttefikleri aracılığıyla yapacağı operasyonu kastederek “Katliam olursa ABD çok kızacak” açıklamasında bulundu. Bu tür bir saldırının, “zaten trajik olan çatışmada pervasız bir tırmanmaya” ve “yüz binlerce insanın hayatına” mal olacağını belirtiyor. Bunun için de “insani” amaçlarla “Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri, hızla ve uygun bir şekilde yanıt verecek” diye buyuruyor. Oysa Washington’nın, olası bir müdahale tehdidinin, herhangi bir insani kaygıyla alakası olmayacağı biliniyor. ABD; Irak’a karşı yürüttüğü savaştan Libya ile Suriye’deki rejim değişikliği operasyonlarına ve Yemen’e karşı sürdürdüğü barbarlığa vb. kadar, toplamında milyonlarca yaşama mal olan ve ülkeleri harabeye çeviren kanlı müdahalelerin mimarıdır. Dolaysıyla eğer ABD emperyalizmi Suriye’ye karşı yeni bir saldırı başlatacak olursa bu, ABD’nin Ortadoğu’ya egemen olma, İran ve Rusya’nın hem Suriye’deki hem de genel olarak Ortadoğu’daki etkisini zayıflatma biçimindeki çıkarlarını güçlendirmek için olacaktır.

Bir kimyasal silah saldırısı üzerine kopartılan fırtınalar henüz dinmemişken ve herhangi bir kimyasal saldırısı da henüz gerçekleşmemişken ABD, yasak olan fosfor bombalarını Suriye’de kullanmaktan çekinmedi. Böylece saldırgan ve savaşçı bir tutum sergilemek için gerektiğinde bahanelere de ihtiyaç duymadığını ve çıkarlarının gerektiği her durumda çılgınlıklara başvurabileceğini göstermiş oldu.

Karşılıklı yapılan tehdit ve hamleler, atılmakta olan adımlar İdlib üzerinden Suriye’deki gelişmelerin kapsamlı ve tehlikeli bir sürece evrilebileceğinin işaretlerini vermektedir. Zira söz konusu olan küresel devlerin karşı karşıya gelmesi ve hegemonya kavgasında üstünlük kurma çabasıdır. Bundandır ki yansıyan haberlere göre, Rusya 26 savaş gemisini ve 36 uçağı Akdeniz’e göndermiş durumda. ABD’nin de bölgeye azımsanmayacak güçler yerleştirdiği ileri sürülüyor. Moskova, Pentagon’un, 56 güdümlü füze taşıyan USS Sullivans’ı yeniden Basra Körfezi’ne sevk ettiğini ve B-1B stratejik bombardıman uçaklarının Katar’daki El Udeyd Hava Üssü’ne yeniden konuşlandırıldığını iddia ediyor. Tüm bunlar elbette ki nedensiz değildir.

Türkiye’nin kirli hesapları ve iflası

Türkiye, İdlib’e yönelik bir askeri operasyona “katliam”, “göç dalgası” ve “ulusal güvenlik” vb. bahanelerle kesin olarak karşı çıkıyor. Engelleyemediği durumda ise süreci uzatmak derdindedir. Dolaysıyla caydırıcı olmak için 12 gözlem noktasını tahkim etmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede Suriye ordusunun İdlib operasyonuna hazırlanmasından bu yana Hatay ve Kilis’teki sınır kapılarından İdlib’e askeri sevkiyat gerçekleştirmektedir.

Tahran Zirvesi’nin ardından Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın, İdlib bölgesinde Türk askeri varlığı sürdükçe Rusya ve Suriye’nin operasyonu göze alamayacağını söyleyerek cihatçılara “kalkan” olacağını ima etmesi, Erdoğan’ın ise “Türkiye, özellikle Suriye’nin siyasi, coğrafi gerçek bütünlüğü sağlanana kadar bölgedeki varlığını korumakta kararlıdır” biçimindeki açıklaması, sorunun Türkiye için İdlib’in de ötesinde olduğunu ve Suriye ile ilgili kirli emellerinden kolayca vazgeçmediğini gösteriyor. Öte taraftan da ABD ve Batılı emperyalistlerin saldırgan açıklamalarını ise bir imkan olarak gördüğü, dahası umudu buraya bağladığı anlaşılıyor. Gerek ABD‘nin YPG’yi Suriye’de kendi “müttefiki” olarak görmesi, gerekse Türkiye’nin ekonomik krizini ağırlaştıran yaptırımlar uygulaması nedeniyle Washington ile giderek artan bir gerilim yaşamasına rağmen Erdoğan hükümeti yine de umudu ABD ve Batılı müttefiklerine bağlamış durumdadır. ABD ile yürütülen diplomasi trafiği, Almanya, Fransa ve Rusya ile yapılması düşünülen toplantı bu umudun ifadesidir.

ABD ve Batılı emperyalistlerin tüm tehditlerine rağmen Suriye ordusu ve Rusya İdlib’in çevresine bir süredir yığınak yapmakta, hava ve topçu saldırıları düzenlemektedir. Zirve öncesi artan bu saldırılar zirvenin yapıldığı gün ve zirve sonrasında da devam etti. Zira, Rusya-Suriye-İran, bir taraftan Tahran’daki zirvede uzlaşma zemini bulması için diplomasiyi etkin bir şekilde kullanırlarken diğer taraftan İdlib’e yönelik saldırıları arttırarak “operasyon konusunda kararlı olduklarını” Türkiye’nin yanı sıra ABD ve müttefiklerine de göstermiş oldular. Öte tarafta Türkiye’nin Astana’da üstlendiği sorumluluk ve verdiği sözler vardır ve bunları tutmak zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Zira Türkiye, başka nedenlerin yanı sıra çeşitli vesilelerle Rusya’nın kendisine hava sahasını açması nedeniyle de Rusya’ya adeta mecbur durumdadır. Yanı sıra Suriye’nin başlatacağı bir operasyonda askeri gözlem noktalarındaki birliklerin Suriye ordusuyla çatışmaya girmesi durumunda Rusya’yı karşısında bulacaktır. Bu yüzden Türkiye’nin bir kez daha Amerikan müdahalesine umut bağlamaktan başka çaresi bulunmamaktadır. Bunun faturasının ağır olacağı ise sır değildir.

Türkiye’nin yeni Osmanlıcı dış politikası çoktan iflas etti ve bölgesel aktör olma hayalleri tuzla buz oldu. Putin’in canlı yayın resti ve azarlaması, ABD’nin yaptırımları, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi olarak nasıl nefessiz kaldığını, tüm kabadayılıklarına rağmen emperyalistlere nasıl da muhtaç olduğunu gösterdi. Bu çaresizlik içinde Türkiye, emperyalist güçler arasında savrulmalar yaşayacak ve boynundaki emperyalist kölelik zincirine yeni halkalar eklenecek ve emperyalizmin kirli çıkarlarına tetikçilik yapmaya devam edecektir.