Kiralık senaryolu “Freiheit” filmi üzerine

Film ne yazık ki adına yakışır bir doyuruculuktan çok uzak, sıradan ve sıkıcı bir film olmanın ötesinde bir anlam taşımıyor. Ne oyunculuk olarak ne de senaryonun kendisi beklentilere yanıt olabiliyor.

Senaryosunu Andreas Deinert’in yazdığı, yönetmenliğini Jan Spekenbach’ın yaptığı ve başrollerinde Johanna Wokalek ve Hans Jochen Wagner’in oynadığı “Freiheit” (Özgürlük) filmi, özellikle de Alman sinema ve entelektüel çevrelerinde tartışılmaya devam ediyor. Alman sineması bugüne dek çok başarılı işlere imza atmış bir sinematik kimliğe sahip değil. Son yıllarda bu alanda bir çıkış yapmaya ve sınırlarını aşmaya çalışıyor olsa da ortaya henüz ciddi bir ürün de çıkarabilmiş değil. Daha çok Hollywood ve Fransız sineması arasındaki kimlik arayışında kendini bulamamış ergen bir havası var.

Film yönetmeni Jan Spekenbach’ın, bu ikinci filmi ile aslında bu boşluğu giderme arayışında ve telaşında olsa da bunda çok başarılı olduğu söylenemez. Yani filmin kendisine geçmeden, Alman sinemasının ne yazık ki bu film ile de ortaya bir başyapıt çıkaramadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Dramatoloji dalındaki bu film de diğerlerinden farklı olamamış ya da olması için ne yazık ki ciddi bir yaratıcılık ortaya konamamıştır.

Öncelikle, senaryonun 1879 yılında Norveçli bir tiyatro yazarı olan Henrik Ibsen tarafından kaleme alınmış bir tiyatro eserinden “kiralandığını” belirtelim. Öyle ki filmde yer alan karakterlerin isimleri bile değiştirilmediği gibi, içerik olarak da zamanın ruhuna uygun bir hale getirilmediği ve “özgürlük” kavramının oldukça anlamsızlaştırıldığı ilk etapta fazlaca göze batmaktadır. 19. yüzyılın sonlarında kaleme alınmış bir eserin o günün dünyasında, kadının olmayan adı ve hakları üzerinden büyük bir anlamı olduğu çok kesin. Ayrıca kadını o günün koşullarında egemen baba ve koca kültü üzerinden o tercihe özendirmek de ilerici ögeler taşımaktaydı. Oysa ki bugün aynı şeyleri söylemek ne tek başına yeterli olabilir ne de kadın üzerinden verilmek istenen mesaj doğru anlaşılabilir. Sanırız senaristin ve yönetmenin de anlamakta ve yansıtmakta zorlandıkları konu bu olsa gerek.

Kadın karakteri Nora’nın iki çocuk ve eşini, hiçbir şey söylemeksizin, bir anda ansızın bırakıp kendini yollara vurması, Berlin, Viyana ve Bratislava arasındaki yolculukta kendisini bir genç adamın yatağında bulması ekseninde gelişmekte olan filmin, özgürlük adına, kendisi hariç çok göreceli mesajlar verdiğini söyleyebiliriz. Kadın bedeninin oldukça fazla ön planda olması ve deyim uygunsa teşhiri yönetmenin de kafasını karıştırmışa benziyor. Başrol oyuncusu kadının “Ben bu dünyanın içinde kayboldum” çığlığı, bir yanıyla karakterin çaresizliğini anlatırken, bir diğer yanıyla da senarist ve yönetmenin çaresizliğine ışık tutuyor. Çünkü filmin kendisi de onlar için bir kayboluşa işaret ediyor. Keza başrol oyuncularına aşırı bir yoğunlaşma yan karakterleri ve paralel akan konuyu çok etkisiz kılmış. Bu da filmi bütün zorlamalara rağmen ikinci sınıf bir film olmaktan kurtaramamıştır.

Oysa ki bir tiyatro eseri olarak oynandığı zaman da eserin kendisi de toplumun kadından beklentilerine karşı kadını kimlikli ve kişilikli bir duruşa özendiren, kışkırtan bir içeriğe sahip. Ne yazık ki beyaz perdeye yansıması böyle olmamış ve filmin belirsiz, neye ve niçin hizmet ettiği bilinmeyen sürekli bir hareketlilik içinde bir bitişi anlatması yoruma çok açık kalmış. “Özgürlük” çok basit kurgulanmış bir esaretin içinde, deyim uygunsa anlamsızlaştırılarak gel gitli bir kentli küçük burjuvanın depresif ruh haline indirgenmiştir.

Senarist ve yönetmen, kadın başrol oyuncusu üzerinden bir kayboluşu, amaçsızlığı ve çaresizliği anlatırken, yerine konulması gerekeni işaret etmiyor ya da bu anlama gelebilecek herhangi bir imada bulunamıyor ya da bulunmak istemiyorlar. Yani sıradan bir izleyici gözüyle bakıldığında, -biraz da karikatürize ederek söylersek- filmin konusu; özgür olmak isteyen kadınların, bir an evvel çocuklarını ve eşlerini terk edip şehirlerarası bir yolculuğa çıkmaları için yeterli cesarete sahip olmaları olarak anlaşılabilir pekala. Ayrıca yolculuk esnasında yasayacağı şeyler de bu işin “bonus”u ve özgürlüğe has dört yapraklı yonca misalidir…

Sonuç olarak film ne yazık ki adına yakışır bir doyuruculuktan çok uzak, sıradan ve sıkıcı bir film olmanın ötesinde bir anlam taşımıyor. Ne oyunculuk olarak ne de senaryonun kendisi beklentilere yanıt olabiliyor. Daha şimdiden, çok geçmeden tozlu raflardaki yerini alacağına, kesin gözüyle bakılabilir…

A. Serhat