24 Haziran seçimleri üzerine…

Sermaye kodamanları önünde OHAL’i kullanarak grev hakkını tümüyle gasp etmiş bulunmakla övünen bir “sermaye diktatörü” ile yüz yüzeyiz. 16 Nisan referandumu için ileri sürülen temel şiar bugün de aynı ölçüde güncel ve işlevseldir: “Sermayenin diktatörüne de diktatörlüğüne de HAYIR!”

Düzene karşı DEVRİM!

 

1- Türkiye çok yönlü kriz koşullarında yeni bir erken seçim sürecine girmiş bulunuyor. Krizin gitgide ağırlaşması, seçimlerin erkene alınmasının asli nedeni ve dolaysız bir itirafıdır. Dinci-faşist iktidar böylece, bir yandan daha fazla yıpranmadan mümkünse seçmen desteği ile güç tazelemeyi, öte yandan ise krizin ekonomik-mali cephesinin gerektirdiği faturayı yeni bir sosyal yıkım programıyla bir an önce emekçilere ödettirme olanağı elde etmeyi amaçlamaktadır.

2- Seçim bloklaşmaları, seçim sürecinin düzen siyasetinde bir iç çekişmeye sahne olacağının göstergesidir. Fakat seçimlerin ardından karşı karşıya kalacak olan, bir bütün olarak sermaye düzeni ile işçi sınıfı ve emekçilerdir. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, kazananların ilk işi, ekonomik-mali krizin birikmekte olan faturasını işçilere ve emekçilere ödetmek olacaktır. Dinci-faşist iktidar bunu sürmekte olan baskı ve zorbalığın dozunu iyice artırarak yapacaktır. Düzen muhalefeti ise aynı şeyi, “normalleşmeye geçiş”, “demokrasinin onarımı”, “adaletin yeniden tesisi” vb. aldatıcı söylemlerin gürültüsüyle örtmeye çalışarak yapacaktır. Devrimciler ve toplumsal muhalefet güçleri bu gerçeği göz önünde bulundurarak, seçimlerden çok, sonrasına hazırlanmalıdırlar.

3- TKİP’nin seçimlere ve burjuva temsili kurumlara ilişkin politikasının genel ilkesel çerçevesi ve politik amaçları en açık ve özlü biçimde birçok vesileyle ortaya konulmuştur:

“Ko­münistler seçimlere katılmayı ve burjuva parlamentosundan dev­rimci amaçlar için yararlanmayı ilke olarak reddetmezler. Fakat bunu yaparken, bizzat bu çaba içinde parlamentarizmi en etkin bi­çimde teşhir ederler ve bu konuda kitlelerde en ufak bir yanılsamaya mahal vermemeye özel bir dikkat gösterirler. Seçimler süreci ve olanaklı olduğu ölçüde parlamento kürsüsü, onlar için, temel ya­pısı ve kurumlarıyla burjuva düzeni, bu arada bizzat burjuva par­lamentosunun içyüzünü ve temel işlevini teşhir etmenin; devrimci ilke ve amaçları propaganda etmenin, kitlelere gerçek kurtuluş yo­lunu göstermenin bir aracından ve fırsatından başka bir şey değil­dir.

“Seçimler dönemi burjuva düzen partileri için, hoşnutsuzluğu büyümüş ve sorunlarına çözüm arayışları peşindeki kitleleri sahte vaatler ve çözümlerle aldatmanın, onları kendi bağımsız güçleriyle siyasi yaşama katılmaktan alıkoymanın, parlamento dışı sınıf mücadelesinin önünü kesmenin bir olanağıdır. Tersinden devrimci sı­nıf partisi içinse, parlamenter hayalleri darbeleyerek devrimci sı­nıf bilincini ve mücadelesini geliştirmenin temel önemde bir fır­satıdır. Bu çerçevede komünistler için seçim çalışmaları tümüyle devrimci sınıf mücadelesine ilişkin genel hedef ve görevlere tabi­dir; onlar seçim atmosferinden, kitleleri devrimci hedeflere ka­zanmanın, onların birliğini, örgütlenmesini ve mücadelesini bu doğrultuda geliştirmenin bir olanağı olarak yararlanmaya bakarlar. Bu çerçevede onlar kitlelerin karşısına düzenin yasallık cendere­sine ve seçimlere uyarlanmış güdük seçim platformları ve bildir­geleriyle değil, kendi bağımsız devrimci sınıf programlarıyla, bu­nun döneme uyarlanmış ve güncel devrimci görevlere bağlanmış popüler açıklamalarıyla çıkarlar.”

4- Bu genel çerçevenin gündemdeki seçimlere uygulanması bazı özgünlükler taşımaktadır. Bunun asli nedeni çifte seçimin ilkiyle ilgilidir. Gündemde olan yalnızca parlamento seçimleri değil, fakat aynı zamanda ondan da önemli ve öncelikli olarak Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Üstelik dünkü biçimiyle de değil, hileli 16 Nisan referandumuyla kotarılmış yeni anayasal çerçeveye uygun bir cumhurbaşkanlığı seçimi. Söz konusu olan bir temsili kuruma temsilci seçmek değil, fakat doğrudan yürütmenin başının (ve onun üzerinden de yürütme organının) seçimidir. Gündemdeki seçimlerde yeni ve alışılagelmiş olandan farklı yan budur.

Anayasa referandumunda topluma, tek adam diktatörlüğüne anayasal çerçeve kazandıracak bir anayasa değişikliği sunuluyordu. Komünistler olarak sınıfa ve emekçilere bu saldırının mahiyetini açıklamalı ve onları buna karşı direnmeye ve bunu sandıkta da hayır deme tutumuyla birleştirmeye çağırmalıydık. Yaptığımız da bu oldu. Elbette bunu kendi bağımsız konumumuz, platformumuz ve tutumumuz üzerinden yaptık. Oysa şimdi gündemde olan Cumhurbaşkanlığı seçimi ile, hileli referandumla kotarılan anayasal değişiklik çerçevesinde, sermaye devletinin yürütme gücü, yani devlet başkanı ve onun başkanlığındaki hükümet seçiliyor.

5- Burjuva devlet aygıtının başına geçecek kişiyi seçmek ya da bu konuma bizzat talip olmak, doğası gereği devrimci partilerin işi değildir, olamaz. Bu, burjuvazi adına yönetime talip olmakla aynı şeydir. Buna yönelik her eğilim ve girişim, devrim davasından tümüyle kopmak, kurulu düzen saflarına katılmak anlamına gelir. Geçen yüzyılın başında ve marksist ilkelere biçimsel bağlılığını henüz sürdürüyor göründüğü bir sırada, II. Enternasyonal için bile bu böyleydi. O zamanlar yürütme organına talip olmak bir yana, burjuva hükümetlere bakan vermek gibi daha sınırlı ve masum görünen bir girişim bile “davaya ihanet” sayılabilmişti (kötü ünlü Millerand tartışması). Bu örneği, konunun özel ilkesel anlamını ve önemini vurgulayabilmek üzere özellikle hatırlatmış oluyoruz.

6- Büyük bir bölümüyle devrimi ve devrimci ilkeleri bir yana bırakmış Türkiye solu, sorunun bu yönünün farkında bile görünmüyor. Mümkünse aday çıkarmaya yönelik başarısız ittifak çabalarının ardından şimdilerde de destekleyecek aday aramak (ve örneğin HDP adayı şahsında bulmak!) bunun ifadesidir. Öte yandan sorun hiç de “tek adam” diktatörlüğü sorunu falan da değildir (Solda Cumhurbaşkanlığı seçimine katılmamayı bununla gerekçelendirenler de var). Sorun dosdoğru burjuva devlet aygıtının temel sınıfsal niteliği, yapısı, işlevi ve işleyişiyle ilgilidir. Bu konuda emekçi kitlelerde en ufak bir yanılgı, kafa karışıklığı ya da hayal yaratmamakla ilgilidir. “Tek adam” diktatörlüğü ya da “kuvvetler ayrılığı”nın iyi kötü yürürlükte olduğu normal bir parlamenter düzen, her iki durumda da sorun özü itibariyle aynıdır.

7- Parlamento seçimleri içinse yukarıda (3. Madde) verdiğimiz ilkesel çerçeve gündemdeki seçimler için de geçerliliğini korumaktadır. Yeni cumhurbaşkanlığı sistemiyle parlamentonun iyice işlevsizleştirilmiş olması bir gerçektir, ama bu bizim değil düzen siyasetinin bir sorunudur. Bizi parlamentonun her zaman ve her durumda biçimsel ve sahte kalan işlevi değil, fakat kürsüsü, bu kürsüden devrimci amaçlarla yararlanmak ilgilendirmektedir. “En gerici parlamentolardan” bile devrimci amaçlarla yararlanmak politikasının dayanağı da bu ele alıştır.

8- Sınıf devrimcileri bugüne kadar bir dizi parlamento ve yerel yönetim seçimlerine, seçim atmosferinden devrimci amaçlarla en iyi biçimde yararlanabilmek üzere, bağımsız adaylarla katıldılar. Her seferinde bunu etkin bir kampanya halinde örgütlemeye çalıştılar. Baskın seçim halinde bu denli dar bir zaman dilimine sıkıştırılmamış olsaydı eğer, koşul olarak getirilen ağır haraca rağmen yine aynı biçimde davranmak yoluna gitmeleri gerekirdi. Oysa mevcut durumda bu ödenecek haraca değecek denli işlevli olmayacaktır. Sınıf devrimcileri buna rağmen seçimlere etkin bir kampanya ile katılmak sorumluluğu ile yüz yüzedirler. Aday üzerinden katılım, biçimsel bir imkandır. Bu olmadan da seçim atmosferinden devrimci amaçlarla etkin biçimde yararlanılabileceğini somut olarak göstermek zorundayız. Olağanüstü koşullara rağmen, seçim atmosferinden en iyi biçimde yararlanarak, programımızı ve taktik platformumuzu başta işçiler olmak üzere geniş emekçi kitlelere taşımak, temel ve güncel talep ve şiarlarımızı yaygınlaştırmak, bu süreci yeni güçlere ulaşmanın ve örgütlemenin zeminine çevirmek, biz komünistleri bekleyen güncel sorumluluktur.

9- Günümüz Türkiye’sinde halen keyfi ve kuralsız bir tek adam rejimi egemen. Dinci-faşist iktidarın gündemdeki seçimler üzerinden asıl amacı, bu durumu pekiştirmek ve olanaklıysa kalıcılaştırmaktır. Güncel planda dinci-faşist iktidara karşı mücadelenin özel önemi buradan gelmektedir. Komünistlerin seçim dönemi çalışması, esas hedefi dinci-faşist iktidar olan, ama bu iktidar ile kurulu düzen arasında organik ilişkiyi göstermeye özel bir biçimde yoğunlaşan bir siyasal kampanya halinde yürütülecektir. Sermaye kodamanları önünde OHAL’i kullanarak grev hakkını tümüyle gasp etmiş bulunmakla övünen bir “sermaye diktatörü” ile yüz yüzeyiz. 16 Nisan referandumu için ileri sürülen temel şiar bugün de aynı ölçüde güncel ve işlevseldir: “Sermayenin diktatörüne de diktatörlüğüne de HAYIR!” Sermayenin diktatörü ile diktatörlüğüne bir arada vurmalı, ikisi arasındaki organik ilişkiyi işçiler önünde tüm açıklığı ile ortaya koymalıyız.

10- Seçimlerde kitlelere sonuçta sandıkta ne yapmaları gerektiğine ilişkin somut çağrı, genellikle seçim politikasının en önemli ve öncelikli yönü kabul edilir. Gerçekte bu parlamentarist bakış açısının ürünü ve ifadesi bir önyargıdır. Esas olan her zaman temel gerçekleri ve devrimci çıkış yolunu emekçi kitlelere anlatmak, onları örgütlü mücadele alanına çekmeye çalışmak, seçimlerden de tam da bu amaçla yararlanabilmektir. Ötesi güncel açıdan esasa ilişkin bir sorun değildir. Zira devrimcilere yakınlık duyan kitleler bile çoğu kere kısa dönemli kaygılar ve beklentilerin etkisi altında oylarını kullanma yoluna giderler. Dolayısıyla asıl önemli olan, seçim atmosferinden de en iyi biçimde yararlanarak, onlara anlamı ve önemini yarın çok daha iyi anlayabilecekleri gerçekleri en iyi biçimde anlatabilmektir. Sınıf devrimcileri seçim çabalarında sorunun bu yönüne yoğunlaşmalıdırlar. Kendi adaylarından yoksun oldukları bir durumda, “Düzen partilerine oy yok!” çağrısı ve “Düzene karşı DEVRİM!” kapsayıcı şiarı, bir arada yeterli açıklıkta bir tutumun ifadesidir.

Türkiye Komünist İşçi Partisi

8 Mayıs 2018

(www.tkip.org sitesinden alınmıştır.)